alevi inancı.....

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

alevi inancı.....

Mesaj  Admin Bir C.tesi Şub. 23, 2008 1:14 am

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından organize edilen “Abant Platformu”, bu kez, Aleviliği konu edinen bir toplantı yaptı. İki gün süren toplantıyı kamuoyunun gündemine taşıyan şeyse, Aleviliğe ilişkin yapılmak istenen tanıma gelen itirazlar oldu. Her ne kadar medya, meseleyi, Ali Yıldırım'ın, “siz İznik Konsülü müsünüz?” itirazı üzerinden manşete taşıdıysa da, Aleviliği İslam'ın mistik bir yorumu olarak değerlendiren resmi çizginin kendisine en yakın Alevi olarak gördüğü İzzettin Doğan'ın bile, “başkasının inancınızı tanımlaması, inanç özgürlüğünü ortadan kaldırır” şeklindeki itirazı, sorunun bir tanım meselesi olmaktan öte anlamlar içerdiğine işaret ediyor.
Alevilik, Anadolu'nun önemli renklerinden biri. Reha Çamuroğlu'nun “İsmail” romanında da dile getirdiği gibi, Yavuz kırımına uğramadan önce bütün Anadolu'nun Alevi olduğu da rivayet ediliyor. MEB Bakanı Hüseyin Çelik'in, toplantıda “hiç Yezid adında bir Sünni duydunuz mu?” sorusu, ancak, söz konusu rivayetle birlikte değerlendirildiğinde yerli yerine oturabilir. Alevi kültürüyle şekillenmiş Anadolu'nun Sünni çoğunluğa erişmesine rağmen, Yezid adını hâlâ bir küfür olarak algılamasının böyle bir tarihsel arka planı bulunduğu dikkate alınmalıdır.

Bütün bunlara rağmen, resmi söylemin Alevileri, “zındık, mülhid” olarak görmekten “İslam'ın mistik bir yorumu” noktasına gelmiş olması, önemli bir aşamadır. Hiç kuşkusuz, bu aşamaya gelmiş olmasında, Aleviliğin kültürel dokusunun gücünün etkisi vardır; yıllarca yasaklanmış ve yazılı kaynakları imha edilmiş bir topluluğun, kendisini sözlü olarak bugüne taşıması, hiç de öyle küçümsenecek bir durum olmadığı gibi, çoğunluğun Aleviliği anlama çabası içine itme işlevi de görmüştür. Aleviliğin İslam'ın içinde ya da dışında olup olmadığının tartışılmasına; bu tartışmaya “Ilımlı İslam Projesi”nin sahiplerinin katılmasına ve hatta kendilerince saptadıkları şeritatçılık tehlikesinin önüne geçmek için Aleviliğin esasında “Türk İslamı” olduğu görüşünün dile getirilerek ısrarcı olunmasına, birtakım eksiklikleri içinde barındırsa da esasen tartışmanın geliştiriciliği nedeniyle olumlu olarak bakmak gerekir. Deyim yerindeyse, “ok yaydan çıkmıştır” ve artık Aleviliği görmezden gelerek, inanç ve ibadet özgürlüğü tartışılamayacağı gibi, evrensel laiklik ilkesi de hakkıyla uygulanmış olamaz.

DEVLET DİNİ Mİ LAİKLİK Mİ?

Din, son tahlilde, Tanrı ile inanan insan arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkinin nasıl kurulacağının kararını inananın vermesinin güvence altına alınabilmesinin yolu laikliğin doğru ve ruhuna uygun bir tarzda uygulanmasından geçer. Laiklik, dinsel yaşamın farklı bir biçimde gerçekleşebileceğinin bilincidir ve dolayısıyla her şeyden önce farklı olanın da kendisini var edebileceği bir güvencedir. Uzmanlar, bu güvencenin gündelik yaşamdaki anlamını herhangi bir totalite adına insanların zapturapt altına alınmasını önlemek olarak açıklamaktadırlar. Laikliğin ilke olarak benimsendiği bir düzende bir “devlet dini”nden bahsedilemeyeceği gibi her türlü yasal, siyasal ve toplumsal yapılarda düzenleme yapılırken, dinsel kurallar dikkate alınmaz. Evrensel laiklik ilkesinde din bir kamu hizmeti değildir; ancak, dinsel inanç ve ibadet, dine dair ritüellerin toplu olarak gerçekleştirilmesi ve elbette bireysel inanç özgürlüğü güvence altındadır.

Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşu milat olarak alınıp, devletin İslam'a karşı Kemalizm üzerinden bir karşı çıkış gerçekleştirdiği dile getirilir. Bu karşı çıkıştan hareket edilerek, Aleviler ile Kemalistler arasında adı konulmamış gizli bir ittifak bulunduğu ve hatta 28 Şubat sürecinde Alevilerin “postmodern darbe”ye destek verdiği bile iddia edilir. Oysa Kemalistlerin yaptığı, dini kendi kontrolleri altına almaktır. Şeriye ve Evkaf Bakanlığı'nın lağvedilmesine haddinden fazla vurgu yapıp, onun yerine hemen kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın örgütlenme gücüne değinilmemesi tuhaf değil midir? Uygulama göstermiştir ki, Türkiye Cumhuriyeti, dine karşı değil, dinin kendi kontrolünden çıkmasına karşıdır. Dolayısıyla Aleviler ile Kemalizm arasında kurulmuş gizli bir ittifaktan bahsetmek pek olanaklı görünmez. Üstelik 28 Şubat sürecinde yaşananlara gösterilen tepkilerin içinde bugün Aleviliği farklı bir din olarak yorumlayanların bulunması da, bu iddiayı çürütmektedir. Nihayet, dine dair kisvelerin ve tanımlamaların yasaklanması, yalnızca Sünni Müslümanlara yönelik değildir. Yasaklanan kavramlar arasında, “dede, baba” gibi Alevi Bektaşi deyimleri ve kapatılanlar arasında da Hacı Bektaş Dergahı bulunmaktadır. Yani Aleviler ile devlet arasında bir ittifaktan çok, devlet tarafından bir değiştirme dönüştürme girişiminden ve Aleviliğin kendi özünden uzaklaştırılma sürecinden bahsedilebilir. Elbette bu yaklaşım, özgürlükçü laiklik ilkesine aykırıdır.

ALEVİ DİNSEL RİTÜELLER

Aleviğin kendisini bugüne kadar taşıması ve bunun sonucu olarak bütün toplumun gündemine yerleştirmesi, onun alelacele bir tanımının yapılmasını gerektirmez. Telaşa mahal yoktur. Aleviliğin İslam'ın içinde mi dışında mı olduğu tartışması da pek önemli değildir. Çoğunluk kendisini İslam'a içkin olarak görmektedir. Ancak nasıl görürlerse görsünler; hepsinin üzerinde anlaştığı nokta, Aleviler ibadetlerini camide değil, cemevlerinde yapmaktadırlar; namaz kılmaz, semah dönerler; kısacası bilinen İslam'dan farklıdırlar. Dolayısıyla kendisini Alevi olarak tanımlayanları camiye davet etmek, yahut yaşadıkları köylere cami yapmak; cemevi taleplerini geri çevirmek, inanç ve ibadet özgürlüğüyle bağdaşmaz.

Aleviliğe dair atılacak her adımda Alevilerin eğilimini göz önünde tutmak koşuluyla tartışmanın geliştiriciliğine inanırım. Tartışan tarafların zaman zaman kırıcı üslup kullanmaları, işin özünden uzaklaşmamızı getirmemelidir. Dikkat edilmeli ki, yeni yeni birbirini tanıma ve anlama süreçleri başlamıştır. Bazı Sünni Müslümanların, bazı Alevi örgüt ve kanaat önderlerinin Aleviliği İslam dışı olarak tanımlamalarına şaşırdıkları ve hatta öfkelendiklerini biliyorum. Bu öfkeleri, Alevi toplumu içinde de, “bizi yanlış tanıtıyorsunuz” şeklinde tezahür etmektedir. Öte yandan kendisini ABF(Alevi Bektaşi Federasyonu) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği çevresinde örgütlemiş Aleviler de, kendilerinin dışlanarak, Aleviliğe bir resmiyet kazandırılma girişimine şiddetli tepkiler verdiği açıktır. Bütün bunları olağan karşılamak gerekir. Öncelikle kavranması gereken nokta, başörtüsünü inancının bir gereği olarak kabul eden genç kadının hassasiyeti neyse, kendisini ister İslam'ın içinde isterse de dışında görsün, ibadetini cemevinde yapmak isteyen Alevinin hassasiyeti de o olduğudur. Bir Aleviye, önce, “Alevilik İslam'ın mistik bir yorumudur” görüşünü benimsetmeye kalkışmak; sonra da, “madem böyledir, sizin ibadet yeriniz de camidir” demek, sorunun hiç anlaşılmadığına işarettir.

Kim kendisini nasıl tanımlıyorsa o tanımı kabullenmek; kim nasıl ibadet ediyorsa, o ibadete saygı göstermek, kim kendi iç huzurunu nerede yakalıyorsa o mekana gitmesini güvence altına almak, inanç ve ibadet özgürlüğünün alameti farikasıdır. Laikliği benimsemiş bir devletin hareket noktası, bütün dinlere ve inançlara ve elbette inançsızlara eşit mesafede durmak olmalıdır. Sorunun çözülmesi için gayret gösteren entelektüellerin hareket noktası da burası olmalıdır. Ali Bulaç'ın Mevlana'dan aktardığı, “Kurdun kuzuyu yemek istemesinde şaşacak bir yan yoktur, asıl şaşacak husus, kuzunun kendini kurda yedirmek istemesidir” sözü, bu tartışma açısından anlamlı bir bitiş cümlesidir. Kendisini korumak isteyen kuzuya hırçın demek, insafsızlık olur

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 13
Kayıt tarihi : 22/02/08

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz